0505 543 37 42
trende
Sosyal Medya Hesaplarımız

Yargılamanın Tarihsel Gelişimi

Adalet insanlıkla başlamış az veya çok gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Dinlerde ve ilk toplumlarda “günah” ile “suç” aynı anlamda kullanılmıştır. Din kurallarında “suç” “suçlu” ve “adalet” kavramları yer almıştır. Tüm din ve mezheplerde mehdilik inancı vardır. Mehdi yeryüzüne zulüm ve haksızlıkların çoğaldığı bir zamanda gelerek yeryüzünü adaletle tesis edecektir.
Hammurabi Kanunlarında, Mısır papirüslerinde, Köktürk Hitabelerinde adalet metinleri vardır(A. Kabaklı, 1997). Devlet teşkilatının gelişmesiyle “suç “ “suçlu” “adalet” ve mekanizmayı yürüten sistemlerde gelişme olmuştur. İlk toplumlardaki bireysel suç, ceza yerine toplumsal öğeler düşünülür olmuştur(F., Yenisey s.30).
Toplumda adaleti sağlamak için suçun, suçlunun iyi tespit edilmesi ve bunlarla bozulan sosyal yapının ceza ile onore edilmesi gerekir. İnsanlık tarihi içinde bunlara erişmede çok uzun, değişik ve meşakkatli yollardan geçmiştir. Suç ve suçluyu araştırmanın en önemli ve kolay yolu insanlık mazisinde itiraf olmuştur. Sanığı itiraf ettirmek için kuvvete, zora, işkenceye başvurulmuştur. Sanık dayanamadığı işkence altında suçu kabul etmek mecburiyetinde kalmıştır, suçla hiçbir ilgisi, bilgisi olmasa dahi(Söylemez, s.7).
Kişinin suçlu veya suçsuz olduğunun ispatı için, tarihte çok değişik metot ve yöntem kullanılmıştır. Suçlu suçun karşılığında suçtan zarar görenin, toplumun, devletin kendisine ceza vereceğini bildiğinden bundan kurtulmak için suçunu gizlemeye, inkar etmeye, bunu başaramadıysa kaçmaya çalışır. Bunları önlemek için araştırmayı, yakalamayı yapacak, cezalandırmayı yapacak örgüt oluşmuştur.
Suç işleyen sanığı (suç ve suçlu) itiraf ettirmek zordur. M.Ö. 1200 yıllarında Firavunların mezarlarına hakaret edenlerin el ve ayakları taş merdaneler arasında sıkıştırılıp suçlarının itirafı sağlanmıştır (Söylemez, s.7). Heredote (Yunanistan) , suçun aydınlatılabilmesi için suçluların (sanık mefhumu gelişmediği için) tunç bir boğa heykeli içerisinde ateşte işkenceye maruz bırakıldığından bahseder (Söylemez, s.7 ).
Eski Roma’da işkencenin her çeşidini bulmak mümkündür. Seçkin ırk Romalılar, diğer insanlara işkence yapmaktan zevk alıyorlar, doğrusu diğer ırklara insan gözüyle bakmıyordu ki, onlarda aslanları aynı dövüşte kullanıyordu. Engizisyon ve Engizitörler işkenceyi kendilerine meslek edinmişlerdir. Çünkü Roma Hukukunda hüküm vermeden önce sanığın suçluluğunu doğrudan doğruya veya vasıtalı olarak ispat eden bir delilin bulunması gerekiyordu(Söylemez, s.7 ). Burada engizitörün maharetine göre işkence uygulanır, suçluya(sanık) sonuçta işkence ya suçluya suç kabul ettirilir veya suçlu dayanamaz ölerek cezasını çekmiş olur. Bu cezaların, işkencelerin birçoğunu gücünü Tanrı’dan aldığını sanan kral Tanrı adına işkence yaptırmıştır. Oysa tüm dinlerin kaynağında işkence günah sayılmıştır.
Yargılama sistemi insanlık tarihi boyunca değişik kademelerden geçmiştir. Adaleti gerçekleştirmekti amaçları, ama bu teraziyi tartmak, kefelerine gerekeni koymak günümüzde dahi sıkıntılara sebep olmakta. Adalet, bir amirin veya bir milletin, memleketi idare için koyduğu kurallar içinde hareket etmektir. Zülüm ise bu kuralların dışına çıkmaktır. Tarihi gelişimde devlet adalet dağıtımını üstlenmiş ve bu aşağıdaki aşamalardan geçmiştir.
1.İtham Sistemi; Bu sistemde, bir kimsenin suçlu olarak cezalandırılması için, suç işlemekle ithamı ve bu ithamın ispatlanması esastır. Ceza davası, hukuk davası ayrımı yoktur. Fert davacı olmakta, hakim bir ‘hakem’ gibidir. Kendisi delil araştırmaz tarafların getirdiği delillere bağlı bir inceleme sonucu karar verir(Şafak, s.22). Bu sistem Eski Yunun ve Roma’da uygulanmıştır.
2.Tahkik Sistemi; Devlet otoritesinin arttığı, toplum menfaatlerinden üstün olduğu sistemde gelişmiştir. Sanık yargılamada ‘suçlu’, yargılama gizli, sanık güvencesi yok suçların cezasız kalmaları söz konusu değildir. Ortaçağda kilise hukukunun etkisiyle Engizisyon Mahkemelerinde işkence yasal bir uygulama idi. Mahkemeye gelen önceden suçlu olarak kabul ediliyor ve suçunu ikrar etmesi gerekiyordu. Bunun için kişiye işkence yapılması gerekiyordu. Bu cezadan önce ceza idi ki 1522 yılında ‘Caroline’ adlı kanunda yasal işkence metotları belirlenmişti(Şafak s. 23, Yenisey s.30). İstanbul zindanları Ortaçağ Hukukunun delilidir. Buralar gününün işkence merkezleriydi.
3.İşbirliği Sistemi; Hukuk devleti fikrinin gelişmesiyle ‘muhakemesiz ceza olmaz’ prensibi kişi ve devlet açısından benimsenmesiyle gelişmiştir. Rönesans ve reformlarla 18. yüzyılda Avrupa’da etkileri görüldü. Fransız ihtilalinin getirdiği, sözlü, halka açık bir yargılama yapılması ve bunlar kanunlarda yer alarak 1808 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu ‘davasız yargılama olmaz ilkesine yer vermiştir. Bu kanun Osmanlı Devleti’nde uygulanmıştır. Hukuk sistemine uygun olduğu için uzun yıllar kullanılmıştır(F., Yenisey s.30).
Hukukun Türklerde Uygulanmasına Genel Bakış
İslamiyet ten önce Türklerde adalet duygusunun ileri seviyede olduğunu eski Türk destanlarında ve kitabelerinde yapılan araştırmalar sonucu anlaşılmaktadır. Kül Tigin kitabesinde, Köktürk Kitabesinde adaletle ilgili metinler yer almaktadır. Türk topluluklarında düzen törelere uymakla kurulmuş olup bu törelerde haksızlığa başkaldırı, mazluma yardım söz konusudur. Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste atasözü Türk kültürüne yerleşen adalet duygusunu gösterir.
Türk Hakanları tarih boyunca kurdukları devletlerde farklı ırklar çoğunlukla olmasına rağmen hükümran olmaları iyi yönetim ve adaletle hükmetmeleri olmuştur (Polis Dergisi, satı152, s.3). Devlet idaresini sınıflara (kastlara) bırakmamış, en iyi yönetici seçilmiş (devşirme) eşitlik, adalet sağlanmıştır. Tarihte Türkler devletsiz ve hukuksuz kalmamışlardır, soy üstünlüğü olmadığı için insanlar hak ve özgürlüklerden eşit faydalanmışlardır.
Türklerde emniyetin, adaletin sağlanması ve bozulduğunda bunun onore edilmesi 8.yy.da bu kurumlara rastlanmakta. Bu yüzyılda Oğuz Türklerinde, Timur Tüzüğü katında ve Uluğ Kanununda rastlanmaktadır(Aydın, s.9). Delil sistemi tarih içinde kullanılmıştır. M.Ö. 2500 yıllarında Orta Asya’da (Türklerde) kil içerisindeki parmak izlerinin delil olarak kullanıldığı, Çin ve Japonya’da M.S.700’lü yıllarda bununla ilgili kanun çıkartıldığı, M.Ö. Uygur ve Oğuz Türklerinde ticari senetlerin tasdik edilmelerinde parmak izi kullanıldığı, Osmanlı döneminde yaygın şekilde kullanıldığı tarihi kayıtlarda bulunmaktadır(Aydın, s.91 ). Tarihte en haşin ve acımasız olarak karşımıza çıkan Emir Timur altı yüzyıl önce Altınordu Devletinde emeklilik haklarını tanımıştır(Bardakçı, İ.).
Oğuz Türklerini anlatan Dede Korkut destanında kanunsuzluğun, zorbalığın İlahi Kudret(Azrail) tarafından cezalandırılması anlatılır. Bunun adaletin yerine getirilmesi, adaletin sağlanması açısından büyük önemi var. Deli Dumrul milleti haraca kesmekte, zalimlik yapmakta “geçenden bir akçe geçmeyenden on akçe almakta” kimse dur diyememekte ama karşısına Azrail çıkarak cezalandırmakta, adaleti sağlamakta Deli Dumrul’a hakkı öğretmekte.
Uygur Devleti’nde hükümdar Alp İlteber’in annesi, onun adına halkın yakınmalarını dinler ve davalarına bakardı, o kanun ve töreyi bozmak isteyenleri hemen cezalandırırdı. Kutadgu Bilig’de ‘memleket tutmak için çok asker ve ordu gerekir. Askeri beslemek içinde çok mal ve servete ihtiyaç vardır. Bu malı elde etmek için halkın olması gerektir. Halkın zengin olması için de doğru kanunlar konulmalıdır’(Taneri, s.339) diyerek bugünkü gerçek demokrasi ile yönetilen ülkelerin o günkü örneğini sergilemiştir.
Selçuklu veziri Nizamül-mülk Siyasetnamesinde, “Padişahlar haftada iki gün halkın şikâyetlerini dinleyeler ve haklının hakkını haksızdan alalar, adaleti yerine getireler”. Ayrıca görevlilerin önemli işi olmadıkça dışarı yollanmaması, gönderildiklerinde de ellerine verilen fermanda yapacakları işin açıkça belirtilmesini önererek kayırma, rüşvet şaialarına önlem alınmasını tavsiye etmektedir(Taneri, s.340).
Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nda adil olmayan hükümdar tutulmuyor ve halkın güvenini kaybediyordu. Bunun örneği 1157 yılında imparatorluğun yıkılması ile sonuçlanan yüksek dereceli Selçuklu memuru Kamac’ın halka adaletsiz olarak davranmasına bağlıyor. Tarihçiler Türk Hükümdarların adil olduğunu yabancı tarihçiler belirtmiştir. Gürcü ve Ermeni yazarlar Alp Arslan’dan adil bir insan olarak bahsederler(Taneri, s.342). Kudüs’e giden Selahaddin Eyyübü’den Yahudi ve Hristiyanlar adalet görmüşlerdir. Türklerde adalet duygusu kültürlerine, törelerine, törenlerine kazınmıştı nasıl adil davranmasınlar. Türkiye Selçuklu Devleti’nde hükümdarın adalet yolundan ayrılmaması için “hatırlatma” törenleri düzenlenerek Sultan’ın sırtına değnekle vuruyordu(Taneri, s.347).
İslam hukukunun uygulandığı dönemde yargılama Şer’i esaslara göre yapılıyordu. Günümüz hukuk kaynakları; anayasa hükümleri, kanun ve diğer yönetmelikler, mahkeme kararları, örf ve adet teşkil ederken İslam hukukunun kaynakları; Kuran-ı Kerim, sünnet, içtihatlar, Hülafa-i Raşidin’in tatbikatı, mahkeme kararları, örf ve adet vs. (Armağan, s.3, 4, 5, 58)[2][†].
Padişah kanunnameleri (Kanuni Sultan Süleyman Kanunnameleri) çok şiddetli olmakla birlikte, uygulama açısından eşitlik ve adalet üzerine hassasiyetle durulmaktaydı. Teorik olarak vaaz edilen kanunnamelerin hükümleri, kâğıt üzerinde kalmayarak, pratikte uygulanmış ve dünya insanlarına adalet dağıtmıştır. İslam hukukunda muhakemede “Kanuni Delil Sistemi” uygulanıyor ve delilleri davacı topluyordu. Hâkim ise, bu delillere bağlıydı. Şer’i mahkemelerde avukatlık yapan ve vekâlet akdi ile tayin edilen kimseler vardı. Bunlar 11. Ve 12. Yüzyılda kendi aralarında barolar halinde teşkilatlanmışlardı(Yenisey, s.32).
Osmanlıda duruşmalar sırasında, şühü’d-ül müslimin denilen ve zamanımızda bilirkişiye benzetilebilecek bir kurul vardı. Bunlar şehrin seçkin insanlarındandı. Sayıları bazen çok olan bu kimselerin duruşmalarda bulunması hem kadı’nın işini kolaylaştırmakta, hem de davacı ve davalıya güven vermekteydi. Kadı, bazı durumlarda bölgenin örf ve gelenekleri hakkında karar vermeden önce bunlara danışıyordu. Bu surette tarafların haklarının adalete uygun bir tarzda gözetildiği ispatlanıyordu. Davaların görülmesinde sayıca kalabalık olan kişilerin görevli olmaları adaletin sağlandığı yönünde olumlu bir öğe idi(Taneri, s.351).
On yedinci yüzyılda Bursa Şehrinde Osmanlı Hukukunun Uygulanması araştırmasını yapan Nurca Abacı aşağıda okuyacağımız tespitleri kesin kaynaklar(kayıtlar, arşivler) göstermektedir(Bursa Şehrinde Osmanlı Hukukunun Uygulanması(17.yüzyıl), Kültür Bakanlığı Yay., 2001. Ankara).
Tarafların sorunların çözümü adet-i kadimeye göre olmaktadır. Adet-i kadimenin ne olduğunu en iyi bilen de doğal olarak hirfet(meslek) ehlinin kendisidir 120
Bilirkişiye gereksinim duyulan konularda ise kadı hangi dalı ilgilendiriyorsa onun uzmanına konuyu danışmakta ve ona göre karar vermektedir(Abacı N., s.120)[3][‡].
… kadıların karar verme süreçlerinde yapılan keşiflerin büyük önemi vardır. Şahitler huzurunda yapılan keşfin sonucu mahkemenin onayladığı bir karar niteliğindedir.
Keşifler temel olarak iki gruba ayrılır. 1. İleride doğması olası olan hukuki sorunların önüne geçmeyi amaçlayan tespit amaçlı keşiftir.
2. hukuki sorunun çözüme kavuşturulmasını amaçlar. Bu keşiflerde sorunla ilgili yerlere gidilir ve konunun temel hatlarıyla çözümü olay yerinde yapılır. Gerektiğinde bilirkişide kullanılır, uzman olan kişinin bilgisine başvurularak çözülür. keşiflerin yapılmasında izlenen yöntem yetersiz olduğunda taraflar yeniden keşif isteyebilmektedir(.Abacı N., s.119)
Bursa’nın bir köyünde kilisenin camiye çevrilmesi istenir. Sorun İstanbul’a divana iletilir. Ancak üç yıl süren araştırma ve soruşturmalardan sonra divan, sözü geçen kimsenin Hristiyanlar için gerçekten kullanılmasının lüzumsuz olduğuna karar vererek, araştırma ve soruşturmanın önemini göstermeye iyi bir delildir(Taneri, s.350 ).
Prof.Dr. Mustafa AKDAĞ “Türk Adalet Örgütü gerek Selçukoğulları Türkiye’si ve gerekse Osmanoğulları Devri İmparatorluk Türkiye’sinin siyasi hayatındaki sağlamlık ve devamlılığın belkemiğini teşkil eder.” Diyerek yukarıda anlatılanları özetleyiveriyor(Taneri, s.349).
Fransız gezgini Du Loir(1684) eserinde Türk Adalet mekanizmasının en yüksek organı olan Divan’ın çalışma şeklini anlatırken “…Padişahın o sırada orada bulunma ihtimalinin verdiği korku içinde hiçbir itiraza imkan bırakmayacak kadar adilane hükümler verilir(Taneri, s.352). Osmanlı Devleti’nde adaleti kadılar tevzi ederdi. Bunlar idari açıdan halifeye bağlı, şer’i hükümleri tatbik açısından bağımsızdı. Günümüzdeki gibi hukuk tahsili hâkimliğin şartı ise o günde, tahsilsiz sadrazam olabilinirdi, ama küçük bir kazaya kadı olunamazdı. O dönemde yerine göre kadıların çok değişik vazifeleri vardı ama en önemli vazifeleri adaleti Sultan’ın vekili olarak sağlamaktı. Davaları sürüncemede bırakmadan, davanın halli için taraflar delil getirir, deliller toplanarak kısa zamanda karar verilirdi. Zira “En büyük adaletsizlik tevzi edilmeyen adaletti” (Akgündüz, Cin, s.13).
Osmanlı adalet sisteminin süratli işlediğini yabancı yazarlar J.Ohsson “…2 veya 3 celse nadirdir, genelde davalar bir celsede hükme bağlanırdı.” Sir P.Pırcout ise “…Avrupa’da olduğu gibi, hükmü geciktirecek oyunlardan hiçbiri tatbik edilmezdi” diyerek evrenselleştiriyor.
İslam Hukukunun Osmanlıda Mecelle ile kaideleştiği bilinir, oysa “Mecelle İslam Hukukunun mücerret manada hukuk kaidelerini tespit eden bir koddu. Bundan önce 11.yy.da Debusi’nin hazırladığı Tesisunnaza Mecelleye benzeyen ilk İslam hukuk kodudur” (Armağan, s.90) diyerek yüzyıllardan gelen adalet kültürünün hayata tatbik edildiğini gözler önüne sermektedir. Bu hukuk kodları bugünkü evrensel hukuk ve yargılama kurallarına uygunluğu görülmekte.
Hâkim davada karar verirken deliller ile bağlıdır. Vereceği kararları ancak deliller doğrultusunda verir. Hâkimin delilleri değerlendirmeden verdiği karar, hükmünü bozma sebeplerindendir (Mecelle Ahkâm-ı Adliye).
Özellikle ceza hukuku açısından bakıldığında Osmanlı imparatorluğu’nda askeri sınıf dışında tüm reaya aynı konumdadır. Dine yada herhangi başka bir kuruma dayanan ayrıcalık söz konusu değildir(Abacı N., s. 24).
Şuhud’ul Hal; kentin güvenilir kimselerinden oluşan bir gruptur ve mahkemede tutulan kayıtların geçerli olması onların olaya tanıklık etmeleri sonucunda mümkün olabilir(Abacı N., s.68).
Sorgulama yöntemlerini satır aralarından çıkarmak mümkündür. Örneğin, Mudanya-Bursa arasında Medine-i münevvere vakfı mütevellisinin oğlu ve hizmetçisi öldürülür. Katili bulmak amacı ile sorguya alınan kişilerin ‘töhmet-i sabıkaları yoktur ve katil ya da katillerin yerlerini bilmemektedirler. Şüpheli kişilerin örf-i ma’ruf ile görülmesine izin verildiği için bunlar hakkında şüphe bulunamamaktadır(Abacı N.,s.130)
Adli hatalar, 1559 yılının 28 Şubatında Bursa Asesbaşısı tarafından İstanbul’a küreğe konulmak üzere gönderilir. 19 ay sonra annesi merkeze başvurarak oğlunun haksız yere cezalandırıldığını söyler. ‘mücrim defteri yoklandığında mezkûrun ne cürm için görülmediğini’ kayıtlı olmadığı görülür. Durumun Bursa Kadısı tarafından araştırılması istenir (Abacı N., s.136).
Suç arşivi, suç istatistiği; kişilerin tutulup sabıkalarının yoklanması için kadılara emirler gönderilmekte. Suçluları yakalamak için bu yoklamalar ’töhmet-i sabıkası ve istenen ve yoklanan sureti sicilin talep edene verilmesi tembih edilmektedir(Abacı N., s. 149).
Organize suç; Eşrefiler mahallesinden Ümmügülsüm binti Murad’ın şikâyeti: Buna göre Mehmet ibn Mehmet dört arkadaşı ile beraber 24 gün önce şikâyetçinin evini soymuşlardır. Bu soygunda ilginç noktalardan birisi suçlulara Gülfatma isimli bir kadının yardım ediyor olmasıdır. Sonuçta sanıklar iddiayı kabul ederler. Karar suçluların ‘haklarından gelmektir’. Buradaki ilginçlik hırsızlık olaylarında ender görülen karardır ve bu büyük olasılıkla ‘hırsızlığın organizeli’ olması ile verilmiş bir cezadır(Abacı N., s. 186).
Zararın derecesi; Kanunnâmelerde yaralama ile biten saldırı suçları ve karşılığında verilecek cezalar, herhangi bir organa işlevini etkileyecek şekilde zarar verilmişse para ile sınırlıdır. Örneğin, saç ve sakal yolmanın cezası yirmi akçe, baş yarmanın cezası otuz akçe, kemik görülecek şekilde yaralamanın cezası yüz akçedir. Yaralama ok ya da bıçak gibi araçlar kullanılarak ve yaralanan kişiyi yatağa düşürecek şekilde gerçekleştirilirse verilecek cezada artmaktadır. Bu cezalar failin ekonomik durumu ile de ilgilidir.
Kaza sonucu ölüm; Nikolo veledi Simon Kalaycı dükkânında iken bitiştik dükkâna gelen Kasım Bey ibn Abdullah tamiratta isteğinde bulunur. Tamirciye içinde kurşun olmadığını söylediği tüfek ısıtmak için ateşe konulunca patlar ve’ … kurşun içinden çıkıp mevrusumuz mezbur Nikola tüfekçinin yanındaki kalaycı dükkanında iken 2 dükkan arasında tahtani bölmeyi delip Nikola’nın sol elinin orta parmağından 3 parmağını dağıtıp mecruh eylediğinindin 10 gün sonra tesirinden halik olmakla…’ varisler diyet taleb ederler. Sonuçta 40 kuruşa sulh olurlar(Abacı N., s.190).
Osmanlı balistik hesaplamaların yapıldığı, bunu Fatih Mehmet’in İstanbul’un fethi öncesinde bizzat yaptığı ve deneyerek fetihte kullandığı tarihi gerçeklerdendir.
Hukukun Osmanlı Devleti’nde uygulandığına o dönemde dünya şahitti. Avrupa Devletler Hukukunun kurucusu sayılan Jean Bodin(1520–1596), Fransa’nın Osmanlı Devleti gibi yönetilmesini Krala tavsiye etmekteydi. Bugün bizde çağdaş hukuk kurallarını ve uygulamalarını tavsiye almakta ve uygulamaktayız. Yine günümüz tarihçilerinden Prof.Dr.Bernad Lewis “Avrupalılar Osmanlı ülkesine gelmeyi düşündüklerinde endişeleri yoktu. Devletin hukuk devleti olduğundan muamelen emin idiler… Hâlbuki o devirde Avrupa ülkelerinde hüküm süren taassup sebebiyle, bir Müslüman seyyah ölümü göze almadan oraya gidemezdi”. Bu tespitler Türk Tarihinde, Türk Kültüründe hukukun olduğunu ve uygulandığını göstermeye yeter. Bu tür örnekleri yazmak ayrı ayrı ciltlere sığmaz.
Bu adalet sistemi 17.yy.dan itibaren, ekonomik ve sosyal çalkantılar adalet mekanizmasını yakından etkiledi. Bu arada Celali İsyanları ülkeyi geniş çapta etkisi altında bulundurdu. Bundan sonra sistemi düzeltmek için çareler aranır olmuş o dönemde Koçibey( Koçibey, s. 356) padişahlara(II. Selim, III. Mehmet) devrin bütün fena gidişinin sebeplerini, derin bir tahlil kudreti ile görmüş, düzeltilme çarelerini düşünmüş ve padişahlara çekinmeden arz ederek, zulüm ile kanunsuzlukla bir memleketin yaşayamayacağını izaha çalışmıştır.
Bozulan sistemi düzeltmek için içten gelen düzenlemelerin yanında Avrupa’dan çağdaş hukuk sistemleri alınmaya başlanmış hatta bazılarını Avrupa devletlerinin baskılarıyla düzene koyarak hukuk sistemleri için reformlar yapılmıştır.
1875 yılında Sadrazam Sait Paşa II.Abdulhamid’e devletin gerilemesinde adaletin uygulanmasındaki gevşeklikten ileri geldiğini bildiriyor(Taneri, s.356). Günümüzde de yetkili kişiler adaletin uygulanmadığından, baskı altında olduğundan şikâyetçi olup yetkililere rapor vermektedirler.
Tanzimat Dönemi; Osmanlı 19. yy. ortalarında Tanzimat ve Islahat Fermanları gibi batılı hukuksal düzenlemelere başlamıştır.
Kapitülasyonların verdiği imtiyazla İstanbul’da yabancı mahkemeler kurulmuş olup 1840 yılında Ticaret Mahkemeleri kurulmuştur. 1839 yılında Gülhane Hattı Hümayumu ile Padişah Abdülmecit, can ve mal emniyetini teminat altına almaya yönelik bir takım imtiyazlar tanıyarak yeni ceza kanunu çıkartıldı. Tanzimat’tan sonra 1840 yılında Kanun-u Ceza, 1851 yılında Kanun-u Cedid yürürlüğe girmiştir. 1810 yılında Fransız Ceza Kanununa dayanan, Ceza Kanunname-i Hümayumu 1858 yılında yürürlüğe girip 1926 yılına kadar yürürlükte kalmıştır(Yenisey, s.32). Bugünkü hukuk sistemimizin büyük çoğunluk temeli bu dönemde atıldığı görülmektedir.
Adaletin sağlanması için yapılan yukarıdaki değişikliklerle birlikte adaletin tevzi için bilimsel verilerden de yararlanmak düşünülmüştür. II. Mahmut’un (1827) açmış olduğu iki Tıp Okulu 1839 yılında birleştirilerek Mektebi Tıbbiyei Şahane açılır. Bu okulda adli tıp dersi okutulmaya başlanır (Aykaç, s.6).
1840 yılında kabul edilen ceza kanunu (Ceza Kanunnamei Hümayunu) ölümler nedeni ile keşif yapıldığında adli bir tabip bulundurulmasını kabul etmiştir. 1851 ve 1858 de çıkarılan yeni ceza kanunları konuya daha önem vererek, mahkemelerde ebe, hemşire ve hekimlerin bilgilerine başvurulmayı kabul etmiştir. 1857 yılında Sultan Abdülmecit tarafından çıkarılan ferman ile Meclisi Umuru Tıbbiei Mülkiye İdaresi kurularak 3.şubesi tıbbi ve adli komisyondur. Burada adli tıp işleri hekimlere verilmiştir. 1879 da adli tabipliğin ilk özel görevi sayılabilen Zıbata Tababeti Adliyesi kurulmuştur(Gök, s.2). 1908 yılında ölüm olaylarını incelemek üzere İstanbul’da Morg Dairesi kurulmuştur. Morg Şubesini takiben kişilerin işlemiş oldukları suçlarda ceza ehliyeti yönünden ve ayrıca hukuki işlemlerde akıllı olup olmadığını tayin edilebilmesi için Topbaşı’ndaki tımarhanede bir Müşahadehane kurulmuş ve arkasından zehirlenmelerle uğraşan bir bölüm geliştirilerek kimyahane ismi altında Toksikoloji Bölümü geliştirilmiştir (Aykaç, s.6).
Adli Tıbbın yanında Polis Kriminal tekniklerde adalete yardımcı olarak özellikle suç ve suçlu bulmada yeni gelişmeler, teknikler Avrupa ile uygulanmaya başlamıştır. 1899 yılında Bertillon’un “Antropometri” si zamanın Polis Teşkilatı Zaptiye Nezaretinde kullanılmaya başlanmıştır. Sonradan Viyana Parmak İzi Dairesince kullanılan Parmak İzi Yöntemi uygulanmaya başlanmıştır (Söylemez, s.12).
Kaldırılan Zaptiye Nezareti’nin yerine 1909 yılında Dahiliye Nezaretine bağlı olarak Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti kurulmuştur. Bu dönemde Avrupaya heyetler gönderilerek, oradaki Polis kuruluşların yapısı incelenip yeni hizmet biriminin organizasyonunda örnek alınmıştır (PD, 152, s.8). Günümüzde de kullanılan Parmak İzi Tasnif Sistemi 1919 yılında Yusuf Cemil Bey tarafından İstanbul’da Parmak İzi Dairesi olarak kurularak hizmet vermeye başlar(Söylemez, s.12). Bu kriminal tekniklerin polisimizce uygulanmasının temelini teşkil eder.
Cumhuriyet Dönemi; Milli Hükümet Cumhuriyet İlanından önce 1879 kanunu değiştiren bazı kanunlar yürürlüğe konmuş olup 1924’teki kanunla yargılama birliği sağlayan “Mehakim-i Şer’i yenin ilgasına ve Mehakim-i Teşkilatına Dair Ahkam-ı Muadil Kanunu’dur. 1926 da 765 sayılı “Türk Ceza Kanunu” ve 825 sayılı “Ceza kanunun Mevki Meriyete Vaz’ına Dair Kanun” kabul edilmiştir. 1929’da Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu kabul edilmiştir. Cumhuriyet döneminde ceza hukuku siyasi hayata paralel olarak gelişmiştir, bunda Tek Parti Döneminin etkisi büyük olmuştur. 1950’den sonra “Geniş Anlamlı Ceza Hukuku” alanında değişiklikler olmuştur. 1992 yılında 3842 sayılı kanunla Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda yapılan değişiklikle sanık hakları, delillerin hukukiliği, delilden sanığa gidilmesi kavramlarının uygulanması üzerinde durulmuştur(Yenisey, s.33, 205). Günümüzde Avrupa Birliği sürecinde uyum yasaları çerçevesinde yeni düzenlemeler hız kazanmıştır.
Bu değişim döneminde mahkemelere yardımcı olacak birimler kurulmuştur. Ceza Muhakemesinde suç ve suçluyla ilgili delilleri teşhis ve tespit önemli olduğundan teknik-fenni konularda bilirkişilik yaparak suç ve suçlunun konumunu bunun ceza davasında ilişiğini göstermekle soruşturmaya yön vermek için kurumlar modernize edilmiştir. Bu kurumlar[4][§] doğrudan adli makamlara yardımcı olmakla mükelleftir, resmi bilirkişidir.
KAYNAKLAR
1- Söylemez, A.(1982), Kriminalistik ve Suç Yeri İncelemesi, 1.Basım, Haşmet Matbaası, s.1-95, İstanbul.
2- Nizamülmülk(1981), Siyasetname, Dergah Yay., İstanbul.
3- Yenisey,F.(1995), Arama Elkoyma Yakalama ve İfade Alma, A.Ü. İnsan Hakları Merkezi Yay. Ankara.
4- Atar, F.(1991), İslam Adliye Teşkilatı, Diyanet Yay., Ankara.
5- Yenisey, F.(1993), Hazırlık Soruşturması ve Polis, Beta Yay., İstanbul.
6- Danışman, Z.(1997),Koçibey Risalesi, M.E.B. Yay., İstanbul.
7- Tanari, A.(1997), Türk Devlet Geleneği, M.E.B. Yay., İstanbul.
8- Kabaklı, A., Türkiye Gazetesi, 28.10.1997
9- PD, 152. Yıl özel sayı, 1997, s.3
10- Akgündüz,Cin, Türk- İslam Hukuk Tarihi, c.1, s.13, 1995
11- Kınalızâde Ali Efendi, Devlet ve Aile Ahlakı, Tercüman 1001 Temel Eser
12- Abacı N.,(2001), Bursa Şehrinde Osmanlı Hukukunun Uygulanması(17.yüzyıl), Kültür Bakanlığı Yay., Ankara
13 – Aykaç, M.(1987), Adli Tıp, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Yayınları, İstanbul.
14 – Şafak, A.(1989), Ceza Muhakemeleri Usulü Hukuku ve Polis, Polis Akademisi Yayınları, Ankara.
15- 150. Yılında Polis,(1995), Emniyet Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara.
16- Armağan, S.(1992), İslam Hukukunda Temel Hak Ve Hürriyetler, Dinayet Yay., Ankara.
17- Susurluk Raporu(1998), (K. Savaş), Radikal Gazetesi eki.
18- Aydın, A.H.(1996), Polis Meslek Hukuku, Doğuş Matbaa, Ankara.
19- Kaygısız, M.(1995), Kriminalistik, İ.Ü. Adli Tıp Enstitüsü Uzmanlık Tezi, İstanbul.
20- Atar, F.(1991), İslam Adliye Teşkilatı, Diyanet Yay., Ankara.
——————————————————————————–

Not; bu makale Çağın Polis Dergisi(2004), sayı; 34, sayfa. 29, Ankara yayınlanmıştır
[1] Emniyet Amiri-Öğretim Gör., P. A., Güvenlik Bilimleri Fakültesi-Ankara. mkaygisiz1@yahoo. com
[2][†] 1- Kuranı-ı Kerim’de hukuki düzenlemeye ait ayetler % 5 kadardır. Burada, Aile Hukukuna ait 70 ayet, medeni hukuka ait yaklaşık 13; anayasa hukukuna ait yaklaşık 10 ayet, devlet hukukuna ayet yaklaşık 25, iktisadi ve mali hükümlere ait ise yaklaşık 10 kadar ayet bulunmaktadır. Hukuki düzenlemelerle ilgili ayetlerin sayısı 238 kadardır.
2- Sünnetin % 10 nispetinde hukuki düzenlemelere ait olduğu görülmektedir.
3- İçtihatlar, icma, kıyas, istihsan, istislah, örf vb. şekilde sınırlanır. Cezai, adli ve mali konularda da padişah kanunnameleri ile düzenlemeler getirilmiştir.(Kanuni Sultan Süleyman Kanunnamesi).
İslam hukukunda suçlar üç gruba ayrılmıştır: Kulların haklarına karşı işlenen suçlar ki, bunlara hakkı ademiye denir, cezası kısas ve diyettir. Allah’a karşı işlenen suçlar, taziren cezalandırılan fiillerdir. Kul hakkı: İnsan ilişkileri sonucu, insan ile insan, insan ile idariceler arasındaki münasebetlerden ortaya çıkar. Bu hakkın korunmasını talep etmek idari, kazai ve siyasi başvuru ile olur. Kul hakkına dini hiçbir otorite müdahale edemez. Kul hakkı tamamen hukuki münasebetlerin mevzuudur. Allah’ın hakkı: Allah’ın kulları üzerindeki hakları olup, genelde ahireti ilgilendirir. Sadece Allah’a karşı hesap verilir.
[3][‡] Örnek, kerime binti Hüseyin yeni boşandığı eşi Şaban’ı dava eder. İddiasına göre boşanmadan sonra hamile olduğu ortaya çıkmıştır ve bu nedenle nafaka talep etmektedir. Koca bu duruma itiraz eder. Bu itirazdan sonra Kadı, şikâyetçinin hamile olup olmadığını anlamak için bir uzman gereksinim duyar. Bu uzman ise Hoca Yunus Mahallesinden Fatma binti Mehmet’tir. Fatma hanım şikayetçinin hamile olduğunu tespit eder ve sonuçta Kadı 10 akçe nafaka ödenmesini kararlaştırır(Abacı N., s.122)
[4][§] Adli Tıp Kurumu, Polis Kriminal laboratuarları, Adli Tıp Enstitüsü, Jandarma Kriminal laboratuarları, Polis olay yeri inceleme Şubeleri/büroları, teknik Şubeler(Bilgi İşlem, istihbarat, Foto Film,), Üniversiterin ilgili bölümleri(tıp, fen bilimleri, mühendislik, sosyal bilimler, hukuk), Kurumlar/Kuruluşlar(Merkez Bankası), Odalar/ Özel İşletmeler, …

Bu alanlarda bilirkişi, kriminal inceleme, uzman görüşü hizmeti verilmektedir.

 

Bilirkisiraporlari.com da yayınlamakta olan her makale kurucu bilirkişilerimiz tarafından yazılmış olup yayınlanmış eserlerden oluşmaktır. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası kapsamında korunmaktadır. İzinsiz kopyalanması yasaktır.